Göründüğü Gibi Değil — Tuna Taşmaz

Paşaoğlu cinayeti sonunda sonuçlandı. Maktül, yani iş adamı Eşref Ketenci'nin bağ evinde sakladığı ziynet eşyalarındaki sır perdesi; adli tıp raporları ve üç ay süren amansız takibimiz sayesinde arala

Paşaoğlu cinayeti sonunda sonuçlandı. Maktül, yani iş adamı Eşref Ketenci'nin bağ evinde sakladığı ziynet eşyalarındaki sır perdesi; adli tıp raporları ve üç ay süren amansız takibimiz sayesinde aralandı. Cinayeti işleyen oğlu Ragıp ve ona yardım eden küçük kardeşi Tezcan suçlarını itiraf etmek zorunda kaldılar ve sabah saatlerinde cezaevine gönderildiler. Öğleden sonra savcı Rauf Kibar ile son görüşmeleri yapmış, dosyayı kapatmış ve henüz merkeze girmiştim. Odama doğru yürürken çömez polislerden birine bir Türk kahvesi söylemiştim. "Sonunda bitti. Bugün erken çıkacağım… iki teki hak ettim." diye mırıldanmıştım kendi kendime. Kapıyı açtığımda saatler on yediyi gösteriyordu. Odamın içerisi sepya tonda bir renge bürünmüş, havasızlıktan içerideki bunaltıcı sıcak bir anda yüzüme hücum etmişti. Masamın üzerinde pek de düzenli sayılamayacak şekilde duran dosyalar yakınlaştıkça canlanıyor hissi yaratıyordu. Tıpkı rüyalarıma giren onca maktül gibi! Pek de rahat olmayan emektar koltuğuma geçip oturdum. Bir dosyayı daha çözmenin verdiği huzurla arkama yaslandım. Üstümden bir yük kalkmış gibi hafiflemiştim. Tam o sırada cebimden çıkardığım telefona göz ucuyla baktım. Ekrandaki cevapsız aramalar yazısını görünce meraklandım. Listeyi açıp Arif Müdür yazısını yedi defa alt alta görünce kaşlarım çatıldı. "Yedi kere aramış, bu hiç hayra alamet değil" diye söylendim kendi kendime. Hiç vakit kaybetmeden geri aradım. "Müdürüm, beni ara…" daha lafımı bitirmeden, "Turgut, hangi cehennemdeysen çık, çabuk yanıma gel!" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Ben telefonun kapandığını "Odamdayım başkomser…" dediğim esnada telefonun ahizesinden gelen "dııt-dıııt" sesiyle anlamıştım. Sonra garip bir yüz ifadesiyle önce elimde tuttuğum telefona sonra da odaya girdiğini fark etmediğim karşımda duran acemi polise baktım. Elleri titriyor. Kahveyi getirmiş sağolsun. "Aslanım, sana da zahmet oldu." "Estağfurullah başkomiserim." "Oldu oldu. Sen ne yap biliyor musun? O kahveyi sen iç. Soran olursa da Turgut Başkomiserim ısmarladı dersin. Benim çıkmam gerekiyor." "Ama başkomiserim ben..." diye ağzında lafı gevelerken ben çoktan ceketimi almış Arif Müdürün odasının yolunu tutmuştum. Arif Müdürün odasına girip yavaş adımlarla masasının karşısında dikildim. Ellerimi iki yana açtım. "Ne oldu müdürüm" der gibi bir ifade takıştırdım yüzüme. Hafifçe başını önündeki beyaz kağıt parçasından kaldırdı ve gözlüklerinin üstünden bana baktı. Yüzü sirke satıyordu. Kafasını yukarıdan aşağı doğru hafifçe sallayıp babacan bir yakarışla, "Ölümüm senin elinden olacak lan Turgut. Sana nutuk çekmekten dilimde tüy kalmadı be oğlum." Lafa böyle başlayınca yüzümde bir gülümseme dudaklarımdan yanaklarıma doğru çoğaldı. Ciddiyetimi bir anlık kaybettim. "Bir de sırıtıyorsun ulan" diye söylenmeye devam edince masanın ortasına doğru fırlattığı kağıdı aldım. Birkaç satır okuduktan sonra devamını tahmin etmek zor değildi. "İyi de neden? Tamam teşekkür beklediğimiz yok ama en azından.." lafımı bitirmeden araya girdi yine Arif Müdür. "Teşekkürmüş! Peh! Bir de teşekkür bekliyor paşamız. Başını nasıl bir derde soktuğunun farkında mısın oğlum sen? Kafanın dikine gidersen böyle olur. Kaç defa dedim sana burnunu sokma diye şu soruşturmaya. Uğraşma şu Paşaoğlularla! Sana mı kaldı ulan memleketin nizamını sağlamak. Bir sen mi kaldın bu şehirdeki pisliği temizleyecek kahraman." "Ama başkomiserim." "Hâlâ konuşuyor. Oğlum içeri attırdığın o herifler var ya o herifler!" Burnundan soluyan Arif müdür cümlenin sonunu getiremedi. Kısa bir süre sessizliğe büründü. Kaşları çatılmıştı. "Eee" diye laubali bir çıkış yaptım. "Ne ee'si ulan, anlamıyor musun? Heriflerin eli arş-ı âlâ'ya kadar uzun! Ankara'dan ayrıca aradılar. Yukarıdan yaptıkları baskılar yetmiyormuş gibi bir de bir ton fırça yedim bu yaşta! Aklı sıra benim üstümden sana da gözdağı verecekler." "Müdürüm, sen bize bu mesleğe girerken böyle anlatmamıştın ama? Ne çabuk unuttun o günleri!" Bu sözlerim Arif müdürü daha fazla öfkelendirdi. "Turgut!" "Sen bize ne olursa olsun bir işin peşine düştüyseniz sonunu getireceksiniz. Canınız pahasına olsa bile bunu yapacaksınız diye tembih etmedin mi?" "Turgut! Turgut!" "Bu uğurda Cemil'i, Selçuk'u şehit verirken neden şimdi!..." "Haddini aşma Turgut!" Arif Müdür de haklı olduğumu biliyordu. Bu olay onun bile boyunu aşacak türden bir durumdu, bunun farkındaydım. Bu defa sert kayaya çarpmıştık. Odanın içinde bir ileri bir geri yürürken gözleri beni takip eden Arif Müdürüme biraz haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. "Kusura bakma müdürüm. Haklısın. Ama" "Aması maması yok Turgut, olan oldu. Artık bakacağız bir çaresine" diye cümlemi yine tamamlamadan bir jilet gibi kesip attı. "Müdürüm" dedim yutkunarak. "Diğeri gibi olmaz değil mi? Dönerim hemen." Yerinden kalkıp cama doğru birkaç adım attı. İki elini arkasında birleştirdi ve bana doğru döndü. "Bilmiyorum Turgut! Bilmiyorum! Dedim ya bakacağız bir çaresine. Ortalık bir durulsun. Şu an için yapacak bir şey yok. Soruşturma açılmış. Yakında buraya da gelir

Göründüğü Gibi Değil — Tuna Taşmaz